Tahtacılar
Prof. Dr. Faruk Sümer
Üç yıldan beri Balıkesir bölgesinde araştırmalar yapmaktayım. Bu yörenin
adı, Karası olup burayı açan beyin adından geliyor. Karası adının da Kara
İsa'dan geldiği hakkında bir görüş vardır. Fakat bu görüşün dilimizin ses
kuralları bakımından mümkün olup olmadığını söylemek yetkimin dışındadır.
Maalesef Karası Oğulları hakkında pek az bilgiye sahibiz. Öyle ki Balıkesir
yöresinin Karası Bey tarafından fethi tarihi bile bilinemiyor. Bu hususta ancak
bir tahminde bulunabiliyor. Buna göre Balıkesir yöresi Kalem Bey ile oğlu Karası
Bey tarafından XIII. yüzyılın sonlarında veya XIV. yüzyılın başlarında
açılmıştır. Bu fetih de Kütahya istikametinden yapılmıştı. Bir kitabeye
dayanılarak Kalem Bey'in Danişmend Oğullarından olduğu görüşü kabul edilmiştir.
Fakat bu husus bize göre kesin değildir. Kalem Bey ile oğlu Karası Bey sadece
Balıkesir yöresini değil, Bergama, Soma ve Çanakkale yörelerini de açmışlardı.
Bu sebeple Karası Beyliğinin topraklarını adı geçen yöreler meydana getirmiştir.
Karası Bey'in ölüm tarihi belli değildir. 1328 yılında beyliğin başında
Demirhan Bey bulunduğuna göre onun bu tarihten önce öldüğü şüphesizdir. Ece
Halil idaresindeki Sarı Saltık Dede Türkmenlerinin Karası Bey zamanında
Balıkesir yöresine gelip yerleştikleri, söylenmektedir. Hatta Balıkesir
yöresindeki Çepniler ile Tahtacıların Ece Halil idaresinde gelen Sarı Saltık
Dede Türkmenlerinin torunlarından olduklarını bu yörede karşılaştığım bazı
aydınlardan işittim. "Bu, doğru değildir" dediğim zaman tarihçi olmayan bu
aydınlar "doğrudur" diyerek itirazıma ehemmiyet vermediler ve beni hayretler
içinde bıraktılar. Fakat Karası Beyliği çok devam etmemiş, Karası Bey'in
oğulları Dursun ve Demirhan beylerin dirayetsizliği yüzünden Karası Beyliğinin
mühim bir kısmı Orhan Bey'in eline geçmiştir. Beyliğin geri kalan kısmı da Murad
Bey zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Karası Beyliğine ait ne bir
paraya, ne bir kitabeye ve ne de bir vesikaya rastgelinmiştir. Bunun da sebebi
beyliğin erken sona ermesidir. Karası adı, Saruhan, Menteşe adları gibi, 1926
yılında çıkarılan bir kanunla ortadan kaldırılmıştır. Bunun sebebi de bu adların
aslında hanedanlara ait olmaları imiş. Osmanlı hanedanı, hanedanlara ait vilayet
adlarını değiştirmiyor, fakat milli devlet olan Türkiye Cumhuriyeti devrinde bu
milli tapu senetleri yok ediliyor. Bu yer adlarının bizden sonraki nesillerce
geri getirileceğine inanmak saflık değildir.
Şimdi Balıkesir yöresindeki
Çepnilerle Tahtacıların Halil Ece idaresinde Dobruca'dan Karası yöresine gelip
yerleşen Türkmenlerin torunlarından oldukları iddiasına gelince, bu hususta
gerçek şudur:
Selçuklu hükümdarlarından II. Gıyaseddin Keyhüsrev dirayetli
ve cesur bir hükümdar değildi. Fakat ülkenin parçalanmasına karşı olduğu gibi,
Selçuklu devletini vergiye bağlayan ve Selçuklu devletinin işlerine sık sık
karışan Moğollara da düşmandı.
Keykavus'un Moğol düşmanlığı, Moğollarla her
yerde mücadele eden Türkmenler, yani Türk göçebe toplulukları arasında ona karşı
ve sevgi ve bağlılık uyandırmıştı. Fakat Keykavus, devlet adamlarının hiyanetine
uğradı. Bunlar Moğolların yardımları ile Keykavus'u Bizans imparatoru Mihail
Paleolog'a sığınmaya mecbur bıraktılar ve Selçuklu ülkesini sultanın kardeşi
Rükneddin Kılıç Arslan'ın hükümdarlığında birleştirdiler. Fakat gerçek
hükümranlık Pervane Muiniddîn Süleyman denilen bir İranlı'nın veya bir
İranlı'nın oğlunun elinde idi. Keykavus'a bağlı Türkmenlerden kalabalık bir küme
de Bizans ülkesine göç etti. Bu Türkmen kümesi Dobruca'da yerleştirildi.
Onların dini reisleri Sarı Saltık Dede idi. Bunlar sultanları Keykavus'un
adını taşırlar sonra bu ad Gagavuz olur. Bunlardan bir kol Karaferye'de valilik
(subaşılık) yapan Keykavus'un oğullarından bir şehzadenin yanında bulunurlar.
Karaferye Selanik'in batısında, Selanik ile Manastır arasında bulunan bir
şehirdir. Bu Selçuklu şehzadesi ve oğlunun ölümlerinden sonra buradaki
Türkmenler gayr-i Müslimler arasında oturmaktan usanarak Çanakkale boğazını
geçip vatana dönerler ve Karası yöresinde yerleşirler. Sonra Dobruca
bölgesindeki Türkmenlerin (Gagavuzların) bir kısmı da Ece Halil'in idaresinde
Bizans kuvvetleri ile savaşa savaşa Çanakkale boğazını geçip Karası yöresine
erişirler ve kardeşleri gibi orada yerleşirler .
Fakat Çepniler bu
Türkmenlerden değillerdir. Çünkü:
· XVII. yüzyıldan önce Karası yöresinde
Çepni adlı bir oymak görülmez.
· Balıkesir yöresindeki Çepniler oraya XVIII.
yüzyılda doğudan gelmişlerdir. Bu, kesindir. Çepniler 24 Oğuz boyundan biri olup
Anadolu'nun fethi ve iskanında pek mühim roller oynamıştır.
Tahtacılara
gelince onlar da Dobruca'dan Balıkesir'e göçeden Sarı Saltık Türkmenlerinden
değillerdir. Çünkü onlar Tahtacı adını taşırlar. Bu ad, yani Tahtacı ise, büyük
bir topluluk olup geniş bir yörede yaşarlar. Balıkesir yöresinde 3 yıldan beri
yapmakta olduğum araştırmalar esnasında tarihçi olduğumu anlayan genç, yaşlı
aydınlar bana sık sık Çepniler Türk mü, Tahtacılar Türk mü, Yörükler Türk mü,
Türkmenler Türk mü, Manavlar Türk mü, Kızılbaşlar Türk mü, Aleviler Türk mü
sorularını sordular. Ben de sormadığınız bir "Türkler Türk mü" sorusu kaldı
deyince ona da güldüler.
Yukarıdaki soruları işitince hayretler içinde
kaldım.
Bu sorular sorulmamalıydı. Çünkü, bu adlar hakkında yapılmış
yayınları bir tarafa bırakalım, bu soruları soranlar onlardan çoğunun cevabını
bizzat kendileri de verebilirlerdi. Bana soru sorunlara, "Tahtacıların,
Çepnilerin ve Yörüklerin Türkçe'den başka konuştukları dil var mı?" dedim:
·
Bir kısmı "yok"
· bazıları "galiba yok",
· bazıları da "bilmiyoruz"
dediler. Anadili Türkçe olan bir topluluk Türk'ten başka bir soya, bir kavme
mensup olamaz dediğimizde buna cevap olarak bazıları Çerkezler de Türkçe
konuşurlar, onlar Türk mü sorusunu sordular. Ben de: "Türkçe'den başka dil
konuşmuyorlarsa Türktürler" dedim. Anlaşılacağı üzere, okuma alışkanlığı
edinilmemiş olmasından, sorulmaması gereken bu sorular soruluyor.
Tahtacılar
başlıca şu yörelerde yaşarlar: Maraş, Çukurova, İçel, Antalya, Burdur, Isparta,
Denizli, Muğla, Aydın, Manisa, İzmir ve Balıkesir. Onlar bu yörelerin ormanlık
yerlerinde yaşarlardı; yüzyılımızın ortalarında artık her yerde Tahtacılar
köylerde oturmakta idiler. Esasen onların meşgaleleri çadır hayatına hiç uygun
değildi. Yörükler serin yaylalarda dinlenir ve türkü çağırırlarken Tahtacılar
şehir ve kasabalarda bunaltıcı sıcaklar altında yoğun bir çalışmaya kendilerini
vermiş olurlardı.
Tahtacılar yaşadıkları her yerde sadece ağaç işçiliği ile
meşgul olurlardı. Bahar gelince şehir ve kasabalara ve büyük köylere giderek iş
alırlardı. Hemen çokça karı-koca olarak çalışırlardı. Bebek yaştaki çocuklarına
bakacak kimseleri olmayanlar, bebeklerini de beraberlerinde getirirlerdi. Onlar
çalışırken bebekleri de gölgelik bir yerde uyurdu. Götürü iş aldıklarından
işlerini bir an önce bitirip, yeni iş almak veya köylerine dönmek için sabahtan
akşama kadar durmadan çalışırlardı. İş olursa Kasım ayına kadar çalıştıkları
olurdu.
Yaptıkları işe gelince ağaç gövdelerinden tahta ve dilme imal
ederlerdi. Tomruğun üstünde kadın, altında kocası dururak ikili bıçkı ile tahta
ve dilmeleri ustalıkla meydana getirirlerdi. Onlar dürüstlükleri, ciddilikleri
ve çalışkanlıkları ile saygı ve hayranlık uyandırırlardı. Türkiye'de onlar kadar
çalışkan insanın az olduğu, hatta olmadığı söylenirdi. Fakat 1950 yılından sonra
motorlu bıçkıların çoğalması, bu çalışkan insanların meselelerinin ehemmiyetini
azalttıktan sonra tamamıyle ortadan kaldırdı. Fakat bu husus onları aç
bırakmadı. Çünkü onlar çalışkan insanlardı. Bu defa meyvecilik, zeytincilikle
yapı ustalığı, doğramacılık, mobilyacılık ve diğer zanaat işleri ile meşgul
oldular. Şimdi onlar güzel köylere sahiptirler. Durumları da iyidir. Çünkü,
söylediğimiz gibi, çalışkan insanlardır.
Tahtacılar, Türkiye
Türklerindendir. Yani ona mensuptur. Yani, Tahtacılarla, Türk köylüsü ve Türk
şehirlisi arasın da kavmi (etnik) bakımdan hiç bir fark yoktur. Yalnız
Tahtacılar köylü ve şehirli Türklere nispetle daha çok ataları olan Oğuz
Türklerinin hususiyetlerini taşırlar.
Tahtacıların erkek ve kadınları sağlam
yapılı insanlardır. Zanaatları onlara en mükemmel cimnastik yapmak imkanını
vermişti. Bundan başka evleri orman kenarlarında ve ormana yakın yerlerde
bulunduğu için havası en temiz yerlerde yaşarlardı. Bu sebeple sağlıklı ve
sağlam yapılı insanlardır. Kadınları güzel ve erkekleri de yakışıklı bir
topluluktur.
Tahtacıların dini hayatlarına gelince, onların hepsinin kalbi
Hazret-i Ali sevgisiyle doludur. Bununla ilgili olarak onlardan bazıları bana
Hazret-i Ali'nin Türk olup olmadığını sordular. "Siz ne düşünüyorsunuz?" dedim.
"Biz Türk olduğuna inanıyoruz" dediler. Onların Caferi mezhebine bağlı oldukları
bildiriliyor. Yine bildirildiğine göre Tahtacıların iki pirevleri vardır; biri
İzmir'in Narlıdere köyünde bulunan Yanınyatır Ocağı'dır. Diğeri de Aydın'ın
Reşadiye nahiyesinde oturan Şehepli Ocağı'dır. Çukurova'da, Misis yöresinde
bulunan Dur Hasan Baba köyündeki mezar Yanyatır kolunun ziyaret yeridir. Şehepli
kolunun ziyaret yerinin ise Maraş yöresindeki (veya İslahiye taraflarındaki)
Güvercinli nahiyesinde olduğu söylenir.
Tahtacıların Hacı Bektaş Ocağı'nı
tanımadıkları bildirildiği gibi, gelenek, inanç ve diğer bazı hususlarda
Alevilere değil, Sünnilere daha yakın olduğu da ifade edilir.
Tahtacıların
şimdi bütün köylerinde okul vardır. Okumaya ve yüksek tahsil yapmaya çok önem
verdikleri görülür.
Tahtacıların atalarının XIII-XV. yüzyıllarda yaşamış
Ağaçeriler oldukları şüphesizdir. XIII. yüzyıldaki Moğol istilası üzerine
Türkistan'dan Anadolu'ya göçeden Türkmenlerin gerçekten kalabalık bir kısmı
Maraş ve Malatya yörelerinin ormanlık kesimlerinde yurt tuttu. Bunun sebebinin
bu Türkmenlerin Selçuklu tahsildarlarını ve askerlerini görmekten
hoşlanmadıkları için kendi hayat tarzlarına hiç elverişli olmayan bu inişli
çıkışlı, ağacı çok yerlerde yurt tuttuklarını düşünüyoruz. Onlar aynı zamanda,
pek muhtemel olarak, 1240 yılındaki Baba İshak isyanına da katılmışlardır.
Onların bu isyandan sonra Malatya ve Maraş yörelerinin ormanlık kesimlerine
sığınmış olmaları pek tabiidir. İşte bu Türkmenlere adı geçen yörelerin ormanlık
kesimlerinde yaşadıkları için "Ağaç-eri" denilmiştir. Ağaç-eri, ormanda yaşayan
demektir. O zamanlarda bir 'ek' gibi kullanılarak "eri" kelimesiyle birleşik
isimler yapılırdı:
· kumeri = çölde yaşayan,
· yabaneri = başka bölge
veya ülkeden gelen,
· denizeri = denizde yaşayan,
· dağeri = dağda
yaşayan,
· koyuneri = koyun besleyen,
· düğüneri = düğünü olan,
·
ölümeri = ölüme mahkum gibi.
Ağaç-eriler, Türkiye Selçukluları devletinin
1243 yılında Sivas'ın 80 km kuzey doğusundaki Kösedağ'da Moğollara yenilip
onlara, vergi vererek, tabi olmuştu. Hükümdarların dirayetsizliği ve devlet
adamlarının mevki mücadeleleri yüzünden Selçuklu devleti, idare ettiği yerleri
kontrol edemiyecek derecede zayıf bir duruma düşmüştü. İşte bunu fırsat bilen
Ağaç-eriler yurtlarına çok yakın yerlerden geçen ana yollar üzerine çıkarak
yoldan geçen kervanları ve yolcuları soymaya başlamışlardır. Ağaç-erilerin
soygun faaliyetlerini arttırmaları ve genişletmeleri üzerine Selçuklu devleti
1255 yılında Ağaç-eriler üzerine en ünlü kumandanların idaresinde bir ordu
gönderdi. Fakat daha karşılaşma başlamadan Moğol kumandanı Baycu'nun kalabalık
bir askerle Selçuklu hududunu aşarak gelmekte olduğunun haber alınması üzerine
ordu geri çağırıldı. Fakat Ağaç-eriler de pek az sonra bütün Türkmenler gibi,
Moğollarla mücadeleye giriştiler. Hatta Moğol İlhanlı hükümdarı Hülagü
Ağaç-eriler üzerine 1260 yılında 20.000 kişilik bir ordu gönderdi. Ağaç-erilerin
XIV. yüzyılın sonlarında yeniden faaliyette geçtikleri görülür. Fakat sonra
yerli kaynaklarda onlardan bir daha söz edilmiyor. Bu husus Tahtacıların başka
bir Türkmen topluluğu olan Dulkadırlıların baskısı ile dağıldıkları ihtimalini
kuvvetle akla getiriyor. Bununla beraber onlardan bir kolun yine XIV. yüzyılın
ikinci yarısında doğuya göç ederek Karakoyunlular ile işbirliği yaptığı
anlaşılıyor. Ağaç-eriler Karakoyunlular ile birlikte XV. yüzyılda İran'a
gittiler ve orada bir kısmı varlıklarını zamanımıza kadar muhafaza ettiler.
Türkiye'de kalan Ağaç-erilerin ana-koluna gelince bu ana kitle iktisadi
sebepler ile küçük obalara ayrılarak ve geniş bir bölgeye yayılarak Tahtacı adı
altında da varlıklarını zamanımıza kadar sürdürdüler .
Edremid yöresinde
dokuz Tahtacı köyü vardır. Bu köyler şunlardır: Tahtakuşlar, Kavlaklar, Arıtaşı
(Avcılar köyüne bağlı), Kızılçukıır (Avcılar köyüne bağlı), Doyran, Yassıçalı
(Güre köyüne bağlı). Çamcı, Hacıaslanlar, Tahtacı (Burhaniye'ye bağlı).
Bunlardan Tahtakıışlar'da bir etnografya müzesi vardır. Bu müze adı geçen köyden
emekli öğretmen sayın Alibey Kudar tarafindan kurulmuştur. Edremid yöresine
gidenler veya oradan geçenler bu müzeyi muhakkak ziyaret etmelidirler.
Yazarın bu makalesi, Türk Dünyası Tarih Dergisi 7 (1993) 82: 8-12'de aynı
adla yayınlanmıştır.
Kaynak: www.tahtacilar.com